19 Ağustos 2015 Çarşamba

"Korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürülemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmeli." (Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe)

Yolları Çatallanan Bahçe

"Doğru cevabı satranç olan bir bilmecede geçmeyen tek sözcük hangisidir?" Bir an düşündükten sonra cevap verdim: "Satranç sözcüğü!"

"Tam üstüne bastınız," dedi Albert. "Yolları Çatallanan Bahçe, konusu zaman olan uçsuz bucaksız bir bilmece ya da mesel; bu çok gizli nedenden ötürü zaman sözcüğü geçmiyor. Bir sözcüğü hiç kullanmamak, onun yerine yetersiz benzetmeler ve dolambaçlı anlatım yollarına başvurmak, onu vurgulamanın belki de en etkili yoludur. İmalarla yazan Ts'ui Pen'in bitip tükenmez romanının dolambaçlarında yeğlenen dolaylı yöntem de budur işte. Yüzlerce elyazmasını karşılaştırdım, yazarlarının dikkatsizliği sonucu ortaya çıkan yanlışları düzelttim, bu kaosun iç yapısını kestirmeye çalıştım; ilk baştaki düzenini yeniden kurdum -evet, yeniden kurduğumu sanıyorum- eseri tümüyle 'çevirdim'; 'zaman' sözcüğünü bir kere bile kullanmadığı açık. Bunun nedeni ortada; Yolları Çatallanan Bahçe, Ts'ui Pen'in algıladığı biçimiyle evrenin belki tamam olmayan, ama doğru bir görünümüdür. Newton'la Schopenhauer'in tersine, atanız, bir örnek, mutlak bir zamana inanmıyordu. Sonsuz zaman dizilerine, gittikçe büyüyen, baş döndürücü hızla biİ"birine kavuşup ayrışan koşut zamanların oluştu . rduğu bir ağa inanıyordu. Yüzyıllar boyu birbirine yaklaşan, çatallanan, sekteye uğrayan ya da birbirinden habersiz zamanlardan örülen bu ağ bütün olasılıkları kucaklamaktadır. Biz bu zamanların birçoğunda varolmayız; bazılarında siz varolursunuz, ben olmam; ötekilerde ben varolurum, siz varolmazsınız; başkalarında ne siz ne de ben varolmayız. Talihin yüzüme gülüp de sizi karşıma çıkardığı şu içinde bulunduğumuz zamanda evime geldiniz; bir başkasında, bahçeden geçerken cesedimi buldunuz; gene başka birinde, aynı sözleri söylüyorum ama, ben bir aldatmaca, bir hayaletim." "Her birinde," dedim sesimin titremesine engel olamayarak, "size teşekkür borçluyum ve Ts'ui Pen'in Bahçesini eksiksiz biçimde kurduğunuz için size büyük bir saygı duyuyorum." "Hepsinde değil," diye mırıldandı gülümseyerek. "Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben sizin düşmanınızım."

Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe, İletişim Yayınları, s: 45-46

14 Ağustos 2015 Cuma

Anekdotsal yaşamın!

"Yaptığım kısa okumayla şu sonuca vardım ki, yaşamın en derininde olanlar, onu kalıba dökenler, yaşamın kendisi olanlar, az yediler, az uyudular, çok az şeyin ya da hiçbir şeyin sahibi oldular. Vazife ya da çoğalma, veya soydaşlığın ebediliği, veya devletin bekası gibi yanılsamalara ihtiyaçları yoktu... Hayali dünya, zapt etmeyi başaramadığımız dünyadır. Geçmişin dünyasıdır o, geleceğinki değil. Geçmişi bırakmadan ilerlemek, bir prangayı sürüklemeye benzer."

Henry Miller, Seksus

27 Ocak 2015 Salı

Psikanaliz Rus Devrimi gibidir; hangi aşamadan itibaren kötüye gittiğini bilmiyoruz. Hep daha geriye bakılmalıdır.

Zira şunun anlamı nedir: Freud, Ödipus'u öz-analizinde keşfetmiştir? Öz-analizinde miydi, yoksa onun Goetheci klasik kültüründe miydi? Öz-analizinde bir şey keşfedip şöyle der: işte bu Ödipus'a benziyor! Ve bunu ilkin "aile romansı[nın]" bir çeşitlemesiymiş, tam da ailevi belirlenimlerin patlamasına sebep olmak için arzunun kullandığı paranoyak bir kayıtmış gibi ele alır. Yavaştan yavaşa, aile romansını aksi bir şekilde sadece Ödipus bağımlılığına çevirmiş, ödipalleştirdikçe bilinçdışındaki her şeyi aynı anda nevrotikleştirmiş ve bilinçdışının bütünü üzerine aile üçgenini kapatmıştır. Şizo, işte düşman! Arzulama-üretimi kişilleştirilir veya daha ziyade kişi-bilimselleştirilir, imgeselleştirilir, yapısallaştırılır. (Gerçek farkın ya da sırrı, belki de tamamlayıcı olan bu terimler arasından geçmediğini görmüştük.) Üretim sadece fantezi üretimine, ifade üretimine indirgenir. Bilinçdışı, bir tiyatro, bir oyun ve onun gösterimi haline gelmek için olmakta olduğu şeye, bir fabrika, bir atölye olmaya son verir. Ve Freud'un çağında bulunan avangart bir tiyatro dahi değildir bu (Wedekind), ama klasik bir tiyatro, temsilin klasik düzenidir. Psikanalist, kişisel bir tiyatronun yönetmeni haline gelmektedir -üretim öğelerini monte eden, üretim ve üretim-karşıtlığının kolektif eyleyicilerini faaliyete sokan bir mühendis veya bir mekanisyen olmak dururken.

Psikanaliz Rus Devrimi gibidir; hangi aşamadan itibaren kötüye gittiğini bilmiyoruz. Hep daha geriye bakılmalıdır. Amerikalılar ile mi? birinci enternasyonal ile mi? gizli komite ile mi? Freud'un geri adımlarını olduğu kadar ondan bağlarını koparanların ihanetlerini de gösteren ilk çatlaklar ile mi? Ödipus'un "keşfinden" itibaren Freud'un kendisi ile mi? Ödipus, idealist bir dönüm noktasıdır. Yine de psikanalizin arzulama-üretiminden habersiz olarak işe koyulduğu söylenemez. Arzu ekonomisinin temel fikirleri, iş ve yatırım, önemlerini korumaktadır, ama artık üretken bilinçdışının olumlarına değil, ifadesel bilinçdışının  biçimlerine tabi kılınmışlardır. Arzulama-üretiminin ödipal-olmayan doğası mevcudiyetini sürdürür, ama onu ödipallik-öncesine, ödipallik-uzağına, ödipallik-benzerine vb. tercüme eden Ödipus koordinatları üzerine oturtulmuştur. Arzulama-makineleri her zaman oradadır, ama artık sadece muayenehane duvarlarının ardında işler haldedir. Her şeyi ödipal sahneye indirgemiş olduğu sırada, duvarların ardında veya sahne gerisinde arzulama-makinelerine birincil fantezinin karşı koyamadığı türden bir yer vardır.* Bununla birlikte cehennemi bir gürültü çıkarmayı sürdürürler. Psikanalist bile onları ihmal edemez. Bu yüzden tutumu daha ziyade inkar etmektir: bunların tümü elbette ki doğru, ama hala baba-anne. Muayenehanenin kapısında şöyle yazar: arzulama-makinelerini kapıda bırak, yetim ve bakir makinelerinden, kayıt cihazından ve küçük bisikletinden vazgeç, gir ve ödipalleştirilmene izin ver. Her şey buradan türer, sağaltımın tarif edilemez niteliğinden başlanarak, onun sonlandırılamayan ve sözleşmeye fazlasıyla bağlı olan doğası, para akımlarıyla değiştirilen konuşma akımları. O halde gerekli olan, psikotik atak olarak adlandırılan şeydir: şizofrenik bir ışıldama ile kayıt cihazımızı bir gün analistin bürosuna sokarız, dur, arzulama-makinesinin bu eklenişinden sonra her şey tersine döner, sözleşmeyi rafa kaldırıyoruz, üçüncü kişinin dışarıda kalmasını gerektiren temel ilkeye sadık değiliz, üçüncü bir öğeyi davet ediyoruz, kişideki arzulama-makinesini.** Bununla birlikte her psikanalist bilmeli ki, Ödipus'un altında, Ödipus vasıtasıyla, Ödipus'un arkasında meşgul olduğu şey arzulama-makineleridir. Psikanalistler başlangıçta, Ödipus'u davet etmek ve onu bilinçdışının tümüne zerk etmek için yararlanılan zor kullanmadan habersiz olamazlardı. Sonrasında ise Ödipus arzulama-üretimine gerisin geriye düşüp onu temellük etti, öyle ki bütün üretici güçler Ödipus'un kendisinden yayılıyormuş gibi. Psikanalist, Ödipus'un yaveri, arzudaki üretim-karşıtlığının muazzam eyleyicisi haline geldi. Sermayenin ve onun efsunlu, mucizevi dünyasının tarihi gibi (yine başlangıçta, der Marx, ilk kapitalistler habersiz olamazlardı...)

*"Birincil fantezi[deki]" küçük makinenin, yine de her zaman kaçamak varoluşu hakkında, bkz. Freud, Un cas de parania qui contre-disait la théorie psychanalytique de cette affection, 1915.

**"Jean- Jacques Abrahams, L'homme au magnétophone, dialogue psychanalytique," Temps modernes, s: 274, nisan 1969: "A: Anlasanıza, bu gerçekten de ciddi bir şey değil mi; sizin babanız değilim, ve yine de bağırabilirim, ama değilim! İşte, bu kadarı yeter. -Dr X: Şu an babanızı mı taklit ediyorsunuz? -A: ama hayır, anlasanıza, sizinkini! Gözlerinizde gördüğümü. -Dr X: ...rolü oynamaya çalışıyorsunuz... -A: ...İnsanları tedavi edemiyorsunuz, yapabildiğiniz tek şey, halledemediğiniz baba sorunlarını onlara sokuşturmak; ve seanstan seansa, kurbanlarınızı baba sorununa sahip olacakları bir noktaya itiyorsunuz... ben hastaydım, sizse doktor; çocuk olma, babaya göre çocuk olma sorununuzu nihayet bana karşı çevirdiniz... -Dr X: Burayı terk etmeniz için 609'u çevirmek üzereyim, 609'u, sizi polise attırmak için. -A: Polis mi? Baba, işte bu! Babanız bir polis memuru! ve beni bulması çin babanızı arayacaksınız... Ne saçma hikaye! Sabrınız taştı, öfkelendiniz, çünkü sayesinde burada neler döndüğünü anlayabileceğimiz küçük bir aygıtı içeriye sızdırdım."

Gilles Deleuze-Felix Guattari, Anti-Ödipus, BS Yayınları Ankara 2012, s: 79-81

23 Ocak 2015 Cuma

"Öznedeki molar bir eksikliği ifade eden şey arzu değildir, arzuyu nesnel varlığından mahrum bırakan şey molar örgütlenmedir"

Arzu üretiyorsa gerçeği üretir. Arzu üretkense, sadece gerçekliğin tarafında öyledir ve sadece gerçekliği üretir. Arzu, kısmi nesneleri, akımları ve bedenleri faaliyete geçiren ve üretim birimleri olarak işleyen pasif sentezlerin bütünüdür. Gerçek ise bir sonuçtur, bilinçdışının öz-üretimi olarak arzunun pasif sentezlerinden köken alır. Arzu hiçbir şeyden yoksun değildir, nesnesinden yoksun değildir. Daha ziyade, arzuda eksik olan öznedir, ya da arzu sabit bir özneden yoksundur; bastırma olmadıkça sabit bir özne de yoktur. Arzu ve onun nesnesi aynı şeydir, bir makinenin makinesi olarak makinedir. Arzu bir makinedir, arzunun nesnesi de ona bağlı başka bir makinedir; dolayısıyla ürün, üretim sürecinden koparılan bir şeydir; ve ürünün üretilmesinde; göçebe ve avare özneye bir kalıntı verecek bir şey sökülüverir. Arzunun nesnel varlığı bizatihi Gerçektir*. Psişik gerçeklik olarak adlandırılabilecek hiçbir belirli varoluş biçimi yoktur. Marx'ın söylediği gibi, eksiklik yoktur, "doğal ve duyumsal nesne" olarak tutku vardır. İhtiyaçlar tarafından desteklenen şey arzu değildir, tersi doğrudur, arzudan türeyen şey ihtiyaçlardır: onlar arzunun ürettiği gerçek dahilindeki karşı-ürünlerdir. Eksiklik arzunun karşı-etkisidir, doğal ve toplumsal bir gerçeklik içinde o biriktirilir, paylaştırılır, çevrelenir. Arzu her zaman nesnel varoluşun koşulları ile yakın temastadır, onları kucaklar ve takip eder, onlardan fazla yaşamaz, onlarla birlikte yer değiştirir, bu yüzden o sıklıkla ölme arzusu haline gelirken, ihtiyaç, bu koşulların pasif sentezlerini kaybederek arzusunu kaybeden bir öznenin gerilemesinin ölçüsü olur. Yokluğun pratiği olarak ihtiyacın başka bir anlamı yoktur: her nerede ikamet ediyorlarsa pasif sentezleri bulmaya, edinmeye, onların asalağı olmaya çalışmak. Şunu söylemenin hiçbir anlamı yoktur: bitki değiliz, uzun zaman önce klorofil sentezlemeyi unuttuk, bu yüzden yemek zorunludur... Arzu o halde bir şeyden yoksun olmanın bu perperişan endişesi haline gelir. Ama işin doğrusu, bu tabir yoksullar ya da mülksüzler tarafından dile getirilmez. Aksine, bu insanlar bitkilere yakın olduklarını ve arzunun çok az şeye "ihtiyaç duyduğunu" bilirler, almalarına izin verilen şeyler değil, ama onlardan durmaksızın alıp götürülenler, ve bunlar, öznenin kalbinde bir eksik değil, ama daha ziyade, arzunun insan için ürettiği ve gerçeklik dahilinde ürettiği onun nesnelliğini, insanın nesnel varlığını tesis ederler. Gerçek imkansız değildir, gerçek içinde aksine her şey mümkündür, her şey mümkün hale gelmektedir. Öznedeki molar bir eksikliği ifade eden şey arzu değildir, arzuyu nesnel varlığından mahrum bırakan şey molar örgütlenmedir. Devrimciler, sanatçılar ve kahinler, nesnel, sadece nesnel olmaktan hoşnutturlar: arzunun üretken gücüyle yaşamı kucakladığını ve onu çok daha yoğun bir tarzda yeniden ürettiğini bilirler, çünkü onun çok az şeye ihtiyacı vardır. Ve bunu söylemenin çok kolay olduğuna ya da bunun kitaplarda bulunabilecek bir fikir olduğuna inananlara yazık. "Yaptığım kısa okumayla şu sonuca vardım ki, yaşamın en derininde olanlar, onu kalıba dökenler, yaşamın kendisi olanlar, az yediler, az uyudular, çok az şeyin ya da hiçbir şeyin sahibi oldular. Vazife ya da çoğalma, veya soydaşlığın ebediliği, veya devletin bekası gibi yanılsamalara ihtiyaçları yoktu... Hayali dünya, zapt etmeyi başaramadığımız dünyadır. Geçmişin dünyasıdır o, geleceğinki değil. Geçmişi bırakmadan ilerlemek, bir prangayı sürüklemeye benzer."** Bir Napoliten devrimcisi tavrıyla gerçekten öngörülü kişi Spinoza'dır. Eksikliğin -ve onun öznel karşılığının, fantezinin- nereden geldiğini çok iyi biliyoruz. Eksiklik toplumsal üretimde düzenlenir ve organize edilir. Üretici güçlere gerisin geriye düşen ve onları temellük eden üretim-karşıtlığı organı (instance) tarafından karşı-üretilir. Asla birincil değildir; üretim asla önceden varolan eksiklik temelinde organize edilmez, nüfuz eden, boşluklar yaratan, varolmakta olan üretim organizasyonuna uygun olarak kendisini çoğaltan şey eksikliktir***. Pazar ekonomisi olarak boşluğun yaratılışı hakim bir sınıfın sanatıdır: üretim bolluğunun ortasında eksikliği organize etmek, büyük bir eksiklik korkusu yayarak  tüm arzuyu sendeletmek, arzulama-üretimi fanteziye (direk fanteziye) indirgenirken, nesneyi, arzuya sözde dışsal olan gerçek üretime bağlı kılmak (akılcılığın talepleri).

*Lacan'ın hayranlık uyandırıcı arzu teorisi bize iki kutba sahipmiş gibi görünüyor: ilki, arzuyu gerçek üretime göre tanımlayan, böylece her türlü ihtiyaç ve fantezi fikrinin ötesine uzanan arzulama-makinesi olarak "küçük nesne a" ile ilişkilidir; ve diğeri, belirli bir eksiklik fikrini yeniden davet eden gösteren olarak "büyük Öteki" ile ilişkilidir. Leclaire'nin makalesi, "La Réalité du désir" de bu iki kutup arasındaki salınım açıktır (Sexualité humaine, Aubier, 1970)
**Henry Miller, Sexus, fr. ç. Buchet-Chastel, ss. 277
*** Maurice Clavel, Sartre hakkında, Marksist felsefenin ilk öncül olarak eksiklik fikrini davet etmekten kendisini alıkoyması gerektiğini belirtir: "Sömürünün öncesindeki bu eksiklik fikri, arz ve talep yasasını sonsuza kadar bağımsız kalacak bir gerçeklik kılar, çünkü başlangıç düzeyine yerleştirilmiştir. Dolayısıyla sorun artık Marksizm'e bu yasayı dahil etmek ya da onu oradan türetmek değildir, çünkü doğrudan doğruya önceki bir aşamada, Marksizm'in türediği bir düzlemde okunmaktadır. Fazlasıyla titiz olan Marx, eksiklik fikrini kullanmayı reddeder, ve reddetmekte haklıdır, zira bu kategori felaketi olurdu." (Qui est aliéné?, Flammarion, 1970, ss. 330)

Anti-Ödipus, Deleuze ve Guattari, BS Yayınları, sf: 44-46

21 Kasım 2014 Cuma

Nietzsche'nin Kahkahası

Nietzsche'ye göre efendiler, çağdışı olanlardır, yaratanlar, muhafaza etmek için değil yaratmak için yıkanlardır. Nietzsche, gürültülü büyük olayların altında, yeni dünyaların oluşumuna benzeyen sessiz küçük olaylar olduğunu söyler: bu da yine tarihselin altındaki şiirselliktir. Fransa'da hiçbir gürültülü olayımız yok. Onlar uzaktalar, Vietnam'da dehşetler. Ama bize de, belki şimdiki çölden bir çıkışı gösteren, algılanamaz küçük olaylar kalıyor. Belki Nietzsche'nin dönüşü bu "küçük olaylardan" biri ve şimdiden dünyanın bir yeniden yorumlanışıdır.

Gilles Deleuze, "Nietzsche'nin Kahkahası", Issız Ada ve Diğer Metinler, 204-205

8 Kasım 2014 Cumartesi

Hastalık bir süreç değil, "Nietzsche" örneğinde olduğu gibi, sürecin durmasıdır.

Kişi kendi nevrozlarıyla yazmaz. Nevroz, psikoz; bunlar, yaşam geçitleri değil, süreç kesintiye uğradığında, engellendiğinde, tıkandığında içine düşülen durumlardır. Hastalık bir süreç değil, "Nietzsche"örneğinde olduğu gibi, sürecin durmasıdır. Bu haliyle yazar da hasta değil, daha ziyade hekimdir, kendisinin ve dünyanın doktorudur. Dünya, hastalığın insanla karıştığı semptomlar bütünüdür. Bu durumda, edebiyat bir sağlık girişimi olarak ortaya çıkar.

Gilles Deleuze, Kritik ve Kilinik, Norgunk Yay., sf: 12

15 Eylül 2014 Pazartesi

"ve insan karakterinin bütün imkânları dahilinde bir savrulma."

İnsan beyninin bütün imkânları dahilinde dur durak bilmeyen bir düşünme, insan aklının bütün imkânları dahilinde bir hissetme ve insan karakterinin bütün imkânları dahilinde bir savrulma.

Thomas Bernhard, Yürümek-Evet -açılış

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Zamanımızın gerçek iblisleri psikiyatrlardır

"Psikiyatri hekimi bütün hekimlerin en beceriksizidir ve her zaman için üyesi olduğu bilim dalından çok, zevk için adam öldürmeye yatkın kişidir. Hayatım boyunca psikiyatrların eline düşmekten daha büyük bir korkum olmadı. Bunların yanında bütün ötekiler, hatta insana eninde sonunda bela getiren hekimler bile çok daha az tehlikelidir, çünkü psikiyatrlar bugünkü toplumla tamamıyla dayanışma halindeler ve bağışıklık kazanmış durumdalar, üstelik psikiyatrların dostum Paul'un üzerinde yıllar boyu fütursuzca uyguladıkları yöntemleri de gördükten sonra, onlardan çok daha fazla korkmaya başladım. Zamanımızın gerçek iblisleri psikiyatrlardır. Üstü kapalı işlerini sözcüğün en gerçek anlamıyla utanmazca bir dokunulmazlık içinde, ne vicdan ne de yasa dinlemeden yürütürler." (Wittgenstein'in Yeğeni-bir dostluk, Thomas Bernhard, Metis Yayınları)

Thomas Bernhard, Wittgenstein'in Yeğeni, Metis Yayınları

Sen de mi budala?

Arkadaşlarımız. W. arkadaşlarımıza ne olduğunu merak ediyor. Söylentiler doğru mu? Gruplara ayrılıp birbirleriyle çatışmaya başladılar mı? Karşılıklı yıkıma adanmış Facebook grupları var mı gerçekten?

Dostların savaşı: "Bundan daha dehşet verici bir şey düşünebiliyor musun?" diye soruyor W. Kim başlatmış savaşı? Kimin suçuymuş bu? Ah, savaşın sebebini biliyormuş W. Kinizmmiş sebep. Fırsatçılıkmış. Nasıl başladığını biliyormuş bu kepazeliğin. Hep böyle başlarmış zaten!

Kinizm ve fırsatçılık. "İşte sıçanların çağı bundan ibaret," diyor W. Adeletin, iyiliğin olmadığı bir çağ. Tanrı'nın olmadığı bir çağ!

Bunun arkadaşlarımıza bile ulaştığını düşünmek! Onlara bile bulaştığını düşünmek...

W. kendimizi sondan kurtarabileceğimizi düşlemiş hep. İkimizin kurtulabileceğini. Ama sonu zapt edemeyecekmişiz. Felaket en yakınımızdakileri vuracakmış ilk.

Benim rolüm neymiş bütün bunların içinde? Ben nerede duruyormuşum. Sen de mi Brutus?, diyecekmiş W. ben bıçağı kaburgalarının arasına saplarken. Sen de mi budala?

"Kaç kez ihanet ettin bana?" diye soruyor W. W.'nin ihanetler kitabının her sayfasında ben varmışım. Detaylı notlar almış hep. Resimler de varmış arada. W. her şeyi hatırlamak istiyormuş. Her şeyi!

Bir gün bana notlarını okuyup bütün resimlerini gösterecekmiş. Bir gün yatağımın başında Cebrail gibi dikilip bana ihanetlerinden oluşan dev listeyi okuyacak, burnumdan getirecekmiş.

Lars Iyer, Dogma, Kolektif Kitap, syf: 162-163

6 Haziran 2014 Cuma

"Gerçek bir okur etrafını kitaplarla doldurmaya ihtiyaç duymazmış. Gerçek okur kitaplarını başkalarına ödünç verir, geri alıp almayacağını düşünmezmiş. Tıka basa dolu bir kitaplık ne işe yararmış ki? Şahsen W. huzurevindeki odasında, başucunda Dante'siyle ölen Beckett gibi, en vazgeçilmez kitaplarıyla yalnız kalmayı tercih edermiş. Beckett; başucunda Dante ve televizyonda kriketle."

Lars Iyer, Dogma, Kolektif Kitap, syf: 49

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Ve nasıl kuşlar ağacın yapraklarla örtülü kuytuluklarına sığınırlarsa, duygularımız da güven içerisinde dinlenebilmek için kırışıkların gölgesine, sarsak hareketlere, sevdiğimiz gövdenin göze batmaz kusurlarına saklanırlar

Âşık, sevdiği kadının yalnızca "kusurlar"ına, kapris ya da zaaflarına bağlı değildir. Yüzdeki kırışıklar, lekeler, giyimin paspallığı, yürüyüşünün aksaklığı onu herhangi bir güzellikten daha kalıcı, daha amansız bir şekilde sevgiliye bağlar. Bu, öteden beri biliniyor. Peki ama neden? Eğer duygularımızın kafada olmadığı doğruysa, eğer bir penere, bir bulut, bir ağaç hakkındaki duyusal yaşantımızı beyinlerimize değil de, orada, gördüğümüz yerde yaşıyorsak, sevilene bakarken de kendi dışımızdayız demektir. Ama gerilim ve tutkudan bir işkence içerisinde... Gözleri kamaşmış duygu, kadının parıltısında bir kuş sürüsü gibi uçuşur durur. Ve nasıl kuşlar ağacın yapraklarla örtülü kuytuluklarına sığınırlarsa, duygularımız da güven içerisinde dinlenebilmek için kırışıkların gölgesine, sarsak hareketlere, sevdiğimiz gövdenin göze batmaz kusurlarına saklanırlar. Oradan geçen hiç kimse, âşığın birden uyanıveren sevgisinin tam da orada, kusurlu ve eleştirilebilir olanda kendisine yuva kurduğunu fark edemez.

Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, Metis Yayınları, sf: 55-56

5 Nisan 2014 Cumartesi

Schubert, 20 numaralı Piyano Sonatı (D. 959)


"Ona tek bir kuruş olsun kazandırmayan, yayımlandığı ya da herkesin beğenisini kazandığını bir türlü göremediği en iyi eserlerini, frengisi iyice ilerlediği zamanlar yazmış. Kasavet içinde de olsa, genellikle oyalanırken ya da özel müzik akşamlarında bir grup konuğu ve arkadaşı büyülerken, ruhunun derinliklerinden gelen o müzik, o yüce yaratıcılık, o vecd anları çıkmış ortaya. Ölümünden sonra meşhur olan 20 numaralı Piyano Sonatı'nı (D. 959) 19 Kasım 1828'de bu dünyadan göçüp gitmeden birkaç ay önce yazmış. Bu sonatı hastalığı ilerlemişken, Viyana'nın bir banliyösünde, havanın nispeten temiz olduğu ve civardaki kırlarda yürüyüşlere çıkarak rahatladığı bir yerde ağabeğiyle birlikte yaşarken bestelemiş."

Andy Merrifield, Eşeklerin Bilgeliği, Aylak Kitap, sf: 125-126

Avec Elégance... Zarafetle...


"Büyük şeyler düşlemiyorum artık/ Dans eden bir kalbi dinliyorum sadece/ Umutsuzum umutsuz olmasına/ Ama zarafetle"

31 Mart 2014 Pazartesi

"Ama tamamen doğru bu. İnsan gerçek mutluluğu öngörülmedik yerlerde, beklenmedik olaylar sonucu, dürüstlük sayesinde buluyor. Kısa yoldan mutluluğa ulaşmak, insanın kendine söylediği bir yalandan ibaret çoğu zaman"

Bugüne dek hayatımı hep başkası üzerinden yaşadım, kendime hep başkalarını model aldım: bir kitap kahramanını, ünlü bir yazarı, meşhur bir hocayı. Onlar ne okuyorsa ben de aynılarını okuyor, kafamda canlandırdığım kıyafetlerinin aynılarını giyiyor, evlerini nasıl döşemişlerse ben de evimi öyle döşüyordum. Tam anlamıyla bağımsızdım, ama gene de birilerinin kılavuzluğunu arıyor, bir yerlerden beslenme ihtiyacı duyuyor, örnek alacak, hayran olunacak birilerini istiyordum. Belki de sebep, bunları evde, ailemde bulamayışımdı: Nazik ve şefkat dolu, ama kitaplarla ilgisi olmayan insanlardı annemle babam. Belki de pek çok genç ya da parasını çıkaran yevmiyeli işçi gibi, bir akıl hocasına, usta başına, bana bir şeyler öğretecek bir figüre, ayaklarım üzerine sapasağlam basıp -yanımda bir eşekle- yürümeyi öğrenene kadar, bana yardımcı olacak bir desteğe ihtiyacım vardı.

New York'a taşındığımda, Yukarı Batı Yakası'nda oturmayı tercih etmiştim, çünkü West End Caddesi'nde bulunan, duvarları sıra sıra kitaplarla dolu apartman dairelerinde yaşamayı düşlemiştim hep. Yaşamak istediğim hayat tarzını belirtiyordu bu: bir müstahdem, kamunun saygı duyduğu bir entelektüel, kahvaltı yenen çörekler, kolumun altında Hannah Arendt, metroyla City College'a gidip gelişler. Ocak ayında, buz gibi soğuk bir cumartesi akşamı, epey geç saatte Broadway'i arşınladığımı hatırlıyorum; rüzgar etinizi bıçak gibi kesiyordu adeta. Elimde kayak eldivenleri, başımda kulakları örten tavşan kürkü bir şapka vardı. İleride, 112. Cadde civarındaki gazete bayisine koşarak gitmiş ve o haftanın The Nation dergisine bakarken bulmuştum kendimi.

Çılgına dönüştüm, zafer sarhoşuydum. İn cin top oynayan kaldırımda yürüye yürüye ta 69. Cadde'ye kadar gitmiştim. Paris'te yanında melekleriyle Walter Benjamin'in bir kitabı hakkında bir eleştiri yazısı yazmış ve kapakta yer bulmuştum! Meşhurdum artık, şehirde herkes benden bahsedecekti: West End Caddesi, bekle beni, geliyorum. Çok istediğim bir şeyi başarmıştım. Liseden terk bir öğrenci New York'a gitmekle kalmamış, artık New York'lu bir entelektüel de olmuştu. İstediğim şeye, onca sene beni hep peşinden sürekleyen şeye nihayet kavuşmuştum. Neden sonra -aslına bakılırsa çok kısa bir süre sonra- istediğim şeyin bu olmadığını, gerçek ben'in bu ben olmadığını anlamıştım. Böyle bir şeyi kabul etmek zordu, zaten hemen de kabul edemedim. Elbette iş oluruna bırakabilir, her şeyi görmezden gelebilir, hiçbir şeye aldırmadan yoluma devam edebilir, sahte bir benlikle yalandan yaşayabilir, başkalarının kıyafetlerini üzerime geçirebilirdim; ama Shakespeare'in oyununda Lear'in fundalıkta dediği gibi: "Ah, o yolun sonu deliliğe varıyor; benden uzak olsun. Yetti artık."

Meğerse ne delilikmiş! Olmadığım bir şeyi olmak istemek, benim olmayan, başkasına ait bir oyunu oynamak ne delilikmiş. New York beynimi yiyip bitirmeyi başlamıştı artık. Kendini olmak için uygun bir yer değildi. Başarılmayı bekleyen daha bir sürü şey vardı önünüzde. Zordu bu oyuna karşı koymak. Üstelik etrafta da hiç eşek yoktu; Central Park civarında fayton çeken bezgin atlar vardı sadece. Henüz yeni varmışken, ayrılma vakti gelip çatmıştı. Kibirden, hırstan, servet vaadinden gözü dönmüş Balam gibi, adada valilik vaat edilen Sanço gibi dosdoğru, hızlıca hedefime varmak istemiştim. Ne kadar komik. Başka birisinin mutluluğu fikri ile gerçek mutluluğun, tam anlamıyla yaşanmış mutluluğun aynı şey olmadığını söylemek gayet klişe, bunun farkındayım. Ama tamamen doğru bu. İnsan gerçek mutluluğu öngörülmedik yerlerde, beklenmedik olaylar sonucu, dürüstlük sayesinde buluyor. Kısa yoldan mutluluğa ulaşmak, insanın kendine söylediği bir yalandan ibaret çoğu zaman.

Andy Merrifield, Eşeklerin Bilgeliği, Aylak Kitap, sf: 79-81